Son iki buçuk asırdan beri, dünya sık sık kabuk değiştirdi. Özellikle Fransız İhtilali’yle başlayan imparatorlukların dağılma süreci, fitili yakan ateş oldu. Aslında fitili ortaya çıkaranlarla fitili ateşleyenler aynı kişilerdi. Birileri şartları ve zemini binlerce yıldan beri hiç bu kadar uygun bulmamışlardı. Zaten bu birileri şartlar ve zeminler konusunda kendilerini usta addediyorlardı. Öyle ki kendilerini ‘kurtarıcı’ ve ‘inşa edici’ olarak görüyorlardı. Onun için dünya tarihine iki büyük dünya savaşı olarak geçen savaşlarda kendilerini kurtarıcı olarak görmelerinin yanı sıra, yıkılan dünyanın ardından onları inşa edici olarak görüyorduk. Belki de en büyük düsturları buydu. Hani şu meşhur söylem ‘Ordo Ab Chao’ (Kaostan Doğan Düzen).
Yeni düzeni inşa ettiklerinde ise kendisi de bir mason olan ‘Hegel’in diyalektiğini karşımızda buluyorduk. O kaos düzeninin mimarlarındandı. Bu kaos stratejisinin formülü ‘tez + antitez = sentez’di. Onun için 1. Dünya Savaşı’nda 1917’deki Bolşevik İhtilali’nin finansörleri kapitalistlerdi. Yine aynı şekilde Hitler’i Führer yapan da bu kapitalistlerdi. Onları her yerde görmek mümkündü. MagnaCarta’da, Haçlı Seferleri’nde, Waterloo Savaşı’nda, ABD’nin inşasında ve Dünya Savaşları’nda hep onların izleri vardı. İsrail’i kuranlarda bunlardan başkası değildi. Onların bakış açısıyla bu sistem kolay kurulmadı ve bırakmaya da hiç niyetleri yok.
İki Dünya Savaşı’nın ardından dünya artık eski dünya değildi. İmparatorlukların dağılmasıyla birlikte tamamen şirketlerin kontrolünde olan küçük devletçikler meydana getirdiler. Devlet başkanları da CEO rolünü üstlenmişlerdi. Hedefledikleri ‘Mondializm’ (Tek Dünya Devleti)’e giden yolda önce ‘Cemiyeti Akvam’ daha sonra da ‘Birleşmiş Milletler’ adı altında ara formlar oluşturdular. Mondializm’in benimsenmesi için her türlü enstrüman geliştirdiler. Devrim adı altında insanlar, tarihinde hiç olmadığı kadar tek tipleştirildi. Bunlar psikolojik alt zemin oluşturma çabalarıydı. Bu çabalar insanları homojenleştirmekle kalmadı, aynı ihtiyaçları benimsemiş insanların oluşmasıyla birlikte, şirketlerde iş hacmini genişleterek, devasa güçleriyle tanrıcılık oyunlarına yeni bir boyut kazandırdılar.
Onlar için son derece önemli bir kişi olan ünlü mason üstat Albert Pike, 1871’de Giuseppe Mazzini’ye yazdığı mektupta dünyayı nasıl şekillendirmek istediklerini oldukça açık bir şekilde anlatmıştı. Bu mektubun aslının Vatikan’da olduğu biliniyor. Bu mektubun içeriğinde üç büyük dünya savaşından ve ardından olacaklardan bahsediliyor. İşin ilgi çekici yanı, ilk ikisinin gerçekleşmiş olması. Üçüncüsünün ise gerçekleşme aşamasında olduğunu anlıyoruz. Mektubun içeriği özetle şöyle: ‘Birinci Dünya Savaşı; İngiliz ve Alman İmparatorluğu arasındaki rekabet körüklenerek çıkarılmalıydı. Bu savaşın sonunda dinsizliğin önü açılmalı ve komünizm resmiyet kazanmalıydı. İkinci Dünya Savaşı; İsrail’in kurulabilmesi için Yahudilerin mağdur edilmesi, bundan dolayı Hitler gibi bir faşistin desteklenmesi gerekmektedir. Nasyonal Sosyalizm burada kilit rolü oynamalıdır. Siyonizm’in tam anlamıyla egemenliği söz konusudur. Üçüncü Dünya Savaşı ise Siyonistlerle İslam Dünyası arasında çıkacaktır. Bu savaşa tüm milletler katılmalıdır. Bu bir din savaşıdır. Bu savaşın sonunda insanlık dinden uzaklaşacak ve Lucifer (Şeytan)’in saf ışığı dünyaya hakim olacaktır.’
Bugün Üçüncü Dünya Savaşı planlarının bu şekilde devam etmediğini kim inkar edebilir. Özellikle İsrail’in tüm dünyanın gözü önünde Gazze’de yapmakta olduğu son katliamlar bunun göstergesidir. Yine aynı şekilde ülkemizdeki gezi olayları gibi Ukrayna’da ve ABD’de Ferguson olaylarında yapılmaya çalışılanların da elbette bu planın birer parçaları olduğunu düşünüyorum. IŞİD gibi güçlerin ortaya çıkması da Pike’ın bahsettiği plana hizmet ediyor. IŞİD’in takındığı sahte İslam söylemi de mücadeleyi İslam ve Siyonizm tarafına çekiyor. Bu iki güç arasındaki rekabetin önümüzdeki yıllarda daha fazla körükleneceğini söyleyebiliriz. İşin maddi boyutlarında enerji, ekonomi, gıda ve güç dengeleri gibi hususların göz önünde bulundurulması haklı olmakla birlikte bu, makro ölçekteki planlarını gerçekleştirmek için daha büyük bir güç oluşturuyor. Aslında en büyük savaş zihinlerde oluyor. Sürekli terör, şiddet ve kaos oluşturarak mevcut dünya sisteminde ulus devletlerin artık işlerliğinin yitirildiğinin psikolojik zemini de meydana getiriliyor. Böylece olması düşünülen büyük bir savaştan sonra artık dünyanın tek bir devlet oluşunun ve tek bir merkezden yönetiminin önü açılmış olacak. Bu daha tamamlanmamış bir proje, ancak sonuna gelindiği düşünülen yüzyılların projesi. Bu konuda ne kadar kararlı olduklarını James Warburg 1950’de Dış İlişkiler Meclis Komisyonu’na konuşurken şöyle ifade ediyordu: ‘Bir dünya devletini istesek de istemesek de kurmalıyız. Asıl soru, bu devletin zorla mı yoksa herkesin rızasıyla mı kurulacağıdır.’
Yazan: Ömer Faruk Boybay
Armageddon’un Ayak Sesleri

(Visited 203 times, 1 visits today)
Çok beğendim. Daha en başından kalite çıtasını yükselten bir yazı olmuş.
para bu güç odaklarının icat ettiği bir izin belgesidir.biz bu izin belgesini kıvıp iade etmezsek insanlık ailesi olarak boyunduruksuz kalamayacağız,para sayesinde açlık ile yönetilmeye ve güce tapmaya devam edeceğiz.istesekde istemesekde
Bugün Üçüncü Dünya Savaşı planlarının bu şekilde devam etmediğini kim inkar edebilir. Özellikle İsrail’in tüm dünyanın gözü önünde Gazze’de yapmakta olduğu son katliamlar bunun göstergesidir. Yine aynı şekilde ülkemizdeki gezi olayları gibi Ukrayna’da ve ABD’de Ferguson olaylarında yapılmaya çalışılanların da elbette bu planın birer parçaları olduğunu düşünüyorum. IŞİD gibi güçlerin ortaya çıkması da Pike’ın bahsettiği plana hizmet ediyor. IŞİD’in takındığı sahte İslam söylemi de mücadeleyi İslam ve Siyonizm tarafına çekiyor. Bu iki güç arasındaki rekabetin önümüzdeki yıllarda daha fazla körükleneceğini söyleyebiliriz. İşin maddi boyutlarında enerji, ekonomi, gıda ve güç dengeleri gibi hususların göz önünde bulundurulması haklı olmakla birlikte bu, makro ölçekteki planlarını gerçekleştirmek için daha büyük bir güç oluşturuyor. Aslında en büyük savaş zihinlerde oluyor. Sürekli terör, şiddet ve kaos oluşturarak mevcut dünya sisteminde ulus devletlerin artık işlerliğinin yitirildiğinin psikolojik zemini de meydana getiriliyor. Böylece olması düşünülen büyük bir savaştan sonra artık dünyanın tek bir devlet oluşunun ve tek bir merkezden yönetiminin önü açılmış olacak. Bu daha tamamlanmamış bir proje, ancak sonuna gelindiği düşünülen yüzyılların projesi. Bu konuda ne kadar kararlı olduklarını James Warburg 1950’de Dış İlişkiler Meclis Komisyonu’na konuşurken şöyle ifade ediyordu: ‘Bir dünya devletini istesek de istemesek de kurmalıyız. Asıl soru, bu devletin zorla mı yoksa herkesin rızasıyla mı kurulacağıdır.’