İran’a gerçekleştirilen emperyalist saldırı hiç kimse için sürpriz olmadı. Yıllardır dillendirilen bölgesel bir enerji, güvenlik ve Evanjelist ajandaların beklenen çıktısı gerçekleşti diyebiliriz.
Ancak burada tüm dünya için şaşırtıcı olan İran’ın bu savaşta izlediği “savunma politikası” oldu. Savunma politikası ibaresini tırnak içinde göstermek istedim çünkü; İran’ın yapmış olduğu bu hamle bir savunma hamlesi olarak görülse de, savunmadan daha çok “en iyi savunma saldırıdır” taktiğine daha çok benziyor. Özetle İran, saldırgan bir savunma politikası uyguluyor.
ABD ve İsrail’in Asıl Motivasyonu
Yaşananları doğru bir şekilde analiz edebilmek için öncelikle ABD ve İsrail’in İran operasyonu arkasında yatan motivasyonu doğru anlamak gerekiyor. Resmi açıklamalarda yer alan İran’ın nükleer programı gibi bahaneler artık dünya halklarını tatmin edemiyor. Irak’ta kimyasal silah bahanesinin kullanılması ve yıllarca süren kanlı bir savaşın ardından bu bahanenin asılsız çıkması gibi sebepler bu tip meselelere en ilgisiz kalan vatandaşları dahi “aslında ne oluyor?” sorusunu sormaya itiyor.
ABD ve özellikle Trump yönetimi için 2026 yılı büyük bir küresel ekonomik buhranın/tsunaminin başlangıç yılı olacak. Uzun uzadıya küresel ekonomik sistemin can çekişmesinden bahsedip konudan sapmayacağım ancak ABD için artık pansuman yapmaya yetişemeyeceği derecede ekonomik yaralara sebep olan mali çıkmazlar mevcut.
Hatırlanacak olursa İran’dan önceki operasyon Venezuela’ya yapılmış ve devlet başkanının derdest edilmesinin ardından ülkenin petrol rezervleri ABD’nin kontrolü altına girmişti. Venezuela ve İran’ın hedef tahtasına oturtulmasında en göze çarpan ortak yönleri Çin’e indirimli petrol satmalarıydı.
Venezuela petrolü dünya rezervlerinin %19’unu, İran petrolü ise %12’sini oluşturuyor. Bu iki ülkenin kontrol altına alınması durumunda dünya petrolünün %31 gibi çok önemli bir kısmı doğrudan ABD’nin kontrolüne girecek ve can çekişen dolar için kısa ve orta vadeli olarak yaşamsal öneme sahip bir can suyu olacaktır.
Bu ekonomik göstergelerin yanında bölgede İsrail’in güvenliğinin sağlanması da bir diğer önemli faktör. ABD, bölgede İsrail ile uyumlu çalışabilecek, Filistin gibi katliamlara sadece kınama düzeyinde ses çıkarıp pasif kalabilecek ve doğrudan İsrail’e saldırma cesaretini gösteremeyecek devletler istiyor. Armageddon eksenli, mesihçi/evanjelist bir dış politika izleyen ABD için Yahudi bir İsrail hakimiyetinin bölgede sağlamlaştırılması sadece ekonomik olarak değil aynı zamanda dini olarak da bir farz niteliğinde.
Bu altyapı ışığında ABD’nin İran müdahalesinin kendince haklı sebeplerle yapılmış olduğu aşikâr gözüküyor. Fakat görüyoruz ki, ABD ve İsrail’in evdeki hesabı ile çarşıdaki hesabı birbirini tutmuyor.
Kürt Kartı ve İran’ın Karşı Hamlesi
Bunun en bariz göstergesini Trump’ın sık sık Venezuela operasyonunu örnek göstermesinden anlıyoruz. Tek bir operasyon ile devlet başkanını derdest ederek tüm ülkeyi kansız ve masrafsız bir şekilde teslim alan Trump’ın özgüven balonu İran’da sönmüş gibi gözüküyor.
Ayrıca İsrail’in baskısı ve acele ettirmesi sebebi ile gerekli altyapı hazırlığı yapılmadan, alternatif senaryolar oluşturulmadan ve anlaşılan o ki Venezuela gibi oldu bittiye getirerek tamamlanması hesaplanan bir İran operasyonu ABD’nin elinde bir saatli bombaya dönüşmüş vaziyette. Bölgede İran’ın nasıl bir devlet olduğunu en iyi bilenlerden biri İsrail olmasına rağmen ısrarla ve acele ile böyle bir operasyona can atması küresel ekonomik ve ideolojik Siyonist emellerin sıkışma noktasına geldiğini göstermektedir.
İran, hangi rejimle yönetiliyor olursa olsun bölgede genlerinde imparatorluk olan birkaç devletten biridir. İran halkı her ne kadar mevcut molla rejiminden memnun olmasa da “kutsal devlet” mantalitesi ile hareket ettiğinden dolayı devlet liderlerinin öldürülmesi ve sağa sola bombalar yağdırılması gibi meseleler İran halkı için bir teslim olma refleksi değil aksine cansiperane savaşma refleksi doğuruyor.
Aslına bakılırsa ABD ve İsrail için İran halkının bu refleksi şaşırtıcı olmasa da, halkın bu tutumuna karşı asırlık “KÜRT” kartını kullanabileceklerini düşünmüşlerdi. Hava saldırıları ile yıpratılan İran’da bölücü PJAK liderliğinde karadan bir Kürt hareketi başlatmaları gerekiyordu. Hatta İran ile savaşa başlamadan haftalar önce Irak merkezli olarak 4-5 farklı Kürt ayrılıkçı hareketinin yer aldığı bir koalisyon kurulmuş ve İran operasyonu için hazır hale getirilmişti.
Ancak bu aşamada Kürtlerin de ABD’ye eskisi gibi güveninin kalmadığı görülmüş oldu. Yıllarca tabiri caiz ise “mayın eşeği” olarak kullanılan Kürt örgütler artık bu pozisyonda savaşmak istemiyor. Özellikle Irak’ta Kürt bölgesel yönetiminin ve Barzani bloğunun Kürtleri daha aklı başında ve risksiz hareket etmeleri yönünde etkilemeleri ABD ve İsrail için birtakım hesapları bozmuş görünüyor.
Ancak belirtmekte fayda var ki, Kürt örgütleri hâlâ daha İran’a bir kara operasyonu için gönüllüler. Ancak istedikleri şeyler; İran’ın hava sahasının güvenli hale getirilmesi, İran füzelerinin kontrol altına alınması ve olası risklere karşı kesintisiz bir istihbarat desteği. Fakat mevcut tabloda görüyoruz ki, ABD’nin Kürtlerin bu isteklerini yerine getirebilmesi pek mümkün gözükmüyor.
Küresel Çöküş: Petrol ve Gıda Krizi
İşte tam olarak bu çıkmazın içerisinde İran’ın yapmış olduğu “saldırarak savunma” yöntemi ABD için bu operasyonu tam anlamı ile bir saatli bombaya çevirmiş durumda. Neden mi?
Daha net anlaşılması için petrol kuyularının vurulması ve Hürmüz boğazının kapatılması neticesinde petrol arzında yaşanacak gerilemenin nelere yol açabileceğini anlamak gerek. En başta İran, dünyanın en büyük petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip ülkelerinden biridir. Hürmüz boğazı hesaba katılmadan dahi İran’ın bu rezervleri geriye çekmesi piyasalarda fiyatların panik bir şekilde yükselmesi için yeterli bir sebeptir.
Ayrıca Hürmüz boğazının kapatılması neticesinde Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt ve Katar petrolünün dışarıya çıkmasının engellenmesi neticesinde dünya felaket olarak nitelendirilebilecek bir petrol kıtlığı ile karşı karşıya kalmıştır.
Bu kıtlığın sonucunda ilk devrilecek domino taşı lojistik sektörüdür. Navlun ücretlerinin artması neticesinde taşıma maliyeti malın değerini geçecek düzeye gelecektir. Bu durumda sadece petrol sevkiyatı değil tüm ticaret durma noktasına gelir. Ticaretin durması sonucunda en büyük risk gıda tedarikinde yaşanır. Market raflarına yeni ürünler gelmez, mevcut ürünler zamlandıkça zamlanır ve sonunda rafların bomboş kaldığı bir gıda krizi ile karşı karşıya kalabiliriz.
Devletler için krizlerin en tehlikelisi gıda krizidir. Aç kalmış bir halkı hiçbir kuvvet sokaklarda zapt edemez. Hükümetler devrilir, rejimler yıkılır, ülkeler bile parçalanabilir.
Ayrıca petrol sadece yakıt olarak kullanılan bir ürün değildir. Plastik, ilaç sanayi, gübre, boya ve sanayide sayılamayacak kadar çok sayıda üretimin hammaddesi niteliğindedir. Bu başlı başına bir petrokimya endüstrisinin çöküşü demektir. Özellikle ilaç sektörü, ambalaj sektörü ve inşaat sektöründe yaşanan üretim duruşu hem büyük bir işsizlik sorunu oluşturur hem de sağlık ve barınma alanlarında büyük krizlere sebep olur.
Tüm bu süreç tıpkı bir domino taşı misali birbirini izleyen felaketler ile devam eder. Ekonomiler durma noktasına gelir, üretimin durması büyük bir işsizlik dalgası yaratır, işsizlik ve fiyatların pahalılığı sokakları yangın yerine çevirir. En önemlisi bu kriz devam ederse “küreselleşme” denilen rüya son bulur. Tüm ülkeler kendi kendine yetebilecek bir hale gelmeye çalışacağından tamamen dışarıya kapalı bir hal alır. Küresel sistem tamamen yerle bir olur.
Türkiye’nin Pozisyonu ve NATO Denklemi
Şimdi gelelim işin Türkiye’yi ilgilendiren kısmına. İran’da hava operasyonları yaparak bir sonuç alamayan ABD ve İsrail için bölgede işbirliği yapabilecekleri müttefiklere ihtiyaçları vardır. ABD’nin doğrudan kendi askerleri ile askeri harekât düzenlemesi lojistik ve siyasi olarak pek mümkün gözükmüyor. İşte bu aşamada İran ile kara sınırı olan, güçlü bir orduya sahip Türkiye paha biçilmez bir konumda duruyor.
Türkiye’nin savaşın başından beri tarafsız kalması, arabulucu bir konum üstlenmeye çalışması gösteriyor ki Türk hükümeti bu savaştan uzak durma yönünde bir karar uygulamakta ancak bölgede İran’ın kör füzelerinin sağa sola umarsızca düşmesi, İsrail’in bu durumu fırsata çevirerek sanki İran atıyormuş gibi Türkiye ve Azerbaycan gibi ülkelere füzeler attığı iddiası mevcut Türkiye’nin tarafsızlık politikasını zora sokacak gibi gözüküyor.
Davanın sonucunda çıkacak olan karar neticesinde Türk şirketlerinin ABD dolarına erişimi tamamen kısıtlanabilir ve bu durum Türk ekonomisi için yıkıcı bir etki yaratabilirdi. İşte tam bu aşamada ABD’de yürütülen davadan bir karar çıktı ve korkulanın aksine davanın seyrine göre oldukça cüzi sayılabilecek beklentide bir ceza ödeme koşulu ile dava şimdilik kapandı gibi gözüküyor.
Davanın kapanmasına eş zamanlı olarak Türkiye’nin güneydoğu bölgesine (İran sınırına yakın bir koridora) NATO patriot sistemlerinin kurulması endişeleri arttırdı. Ayrıca ABD’nin Türkiye’nin güneydoğu bölgesini dördüncü seviye savaş riski olan bölge ilan etmesi ve görevi acil olmayan tüm vatandaşlarına hızlı bir şekilde bölgeyi terk edin demesi mevcut endişeleri daha sağlam bir zemine taşıdı.
İddialara göre ABD’nin bu hamlesi ile Türkiye’deki NATO patriot sistemlerinin İran’ı bir tehdit olarak algılaması ve angajman riskini doğurması Türkiye başta olmak üzere tüm NATO ittifakını ister istemez bu savaşın içerisinde taraf olmaya zorlayabilir. İran’ın doğal olarak Türkiye’deki bu NATO Patriot bataryalarını bir tehdit olarak görmesi ve gerek hatalı roketler, gerek sınır ihlalleri veya direkt olarak bu bataryalara karşı bilinçli bir saldırı düzenlemesi sonucunda NATO’nun 5. maddesi devreye girer ve bir NATO ülkesi saldırıya uğrar ise diğer tüm NATO ülkeleri de saldırıya uğramış sayılacağından dolayı tüm NATO ittifakı bu savaşta ABD ve İsrail’in saflarında yer almak zorunda kalabilir.
Özellikle Türkiye’nin bu savaşta İran’a karşı bir cephe açması İran’ı oldukça zor durumda bırakır. İran’ın şimdilik arkasını yasladığı ve güvenli olarak gördüğü kuzeybatı sınırı yeni bir savaş cephesi haline gelir. İran böylece aynı anda hem Körfez/Umman Denizi cephesinde hem de Türkiye sınırında savaşmak zorunda kalacağından İran’ın savunma hatları yüksek oranda güçsüzleşir.
Ayrıca Türkiye’nin hava sahasını kullandırması, İran’ın çok daha hızlı ve doğrudan vurulabileceği yeni bir imkân yaratır. Bunun yanında Türkiye’nin sahip olduğu İHA ve SİHA teknolojileri neticesinde İran’ın sınır ötesi hareketliliği 7/24 gözlenebilir ve bu durum İran için büyük bir dijital istihbarat duvarı örülmesine sebep olur. Türkiye’nin kara harekâtı kabiliyeti, İncirlik ve Diyarbakır üslerinin ABD için ikmal ve lojistik merkezleri olarak kullanılması gibi durumlar savaşta ABD ve İsrail’i çok çok avantajlı bir konuma getirir.
Her ne kadar etik bir sonuç olmasa da, İran’ın Türkiye desteği ile ortadan kaldırılması neticesinde bölgede oluşan güç boşluğunu doldurabilecek yegâne ülke Türkiye’dir. Bu durum Türkiye’yi bölgesel bir güç haline getirebilir.
Sonuç: Trump’ın Seçenekleri ve “Zombi” İran
Ancak tekrar hatırlatmakta fayda var ki, İran’ın dünya petrol ticaretini felce uğratması ve bunun sonucu olarak küresel domino taşlarının birer birer yıkılması gibi sebeplerden dolayı ABD açısından bu savaşın uzaması çok fazla göze alınabilecek bir seçenek değil gibi duruyor.
Fakat yine belirtmek gerekir ki, ABD başkanı Trump gerek Evanjelist lobinin, gerek Yahudi lobisinin, gerek Epstein dosyalarındaki belgelerin bir tehdit olarak kullanılması neticesinde kişisel ikbali için küresel bir yıkım yaratabilecek delilikte hareket edebilme potansiyeline sahip bir lider. Eğer durum böyle devam ederse küresel çapta bir felaketin kapısını aralamış ve bir çağın kapanıp yeni bir çağın açılmasındaki gibi yıkıcı ve kanlı bir sürecin tüm dünya olarak içine girmiş bulunmaktayız.
Eğer Trump yönetimi aklı başında bir senaryo üzerinden ilerleyecek olursa, İran’da bir rejim değişikliği değil, bölgesel olarak tehdit olarak görülen İran askeri kapasitesinin düşürülmesi neticesinde bu savaş son bulabilir. ABD’li düşünce kuruluşlarının “çim biçme stratejisi” dediği düşmanı tamamen yok etmek yerine, tehdit seviyesini belirli bir aralıkta tutmak ve kademeli olarak zayıflatmak Trump için en mantıklı senaryo gibi gözüküyor.
Trump yönetiminin İran’a koşulsuz şartsız teslim olun teklifinden vazgeçmesi, olası bir ABD-İran anlaşmasının neticesinde İran’a yeni bir saldırının yapılmayacağı garantisinin uluslararası hukuk önünde verilmesi hem İran için hem de ABD için savaşın son bulması anlamına gelir.
Bu durum kısa vadede ABD ve İsrail’in bölgesel enerji ve Siyonist hedeflerini askıya almasına yani savaşı kaybetmelerine sebep olabilir. Ancak büyük ölçüde askeri kabiliyeti törpülenmiş, hava sahasının kontrol edildiği ve mevcut rejimin politikaları sebebi ile yaptırımların devam ettiği bir İran, “zombi” devlete dönüşebilir.
Bu aşamada İran’ın zombileşmesi neticesinde ABD’nin İran’ı iç istikrarsızlık ile çökertebilecek yumuşak güç hamleleri ile yıpratmaya çalışması mümkündür. Aynı şekilde bu süreçte İran, kaybetmiş olduğu gücünü tekrar kazanabilmek için zaman kazanmış ve belki de yeni bölgesel işbirlikleri ile yeni bir Ortadoğu politikası yaratabilecek mantığa erişmiş olmayı hedefleyebilir.
Mart ayı küresel çapta çok büyük olaylara gebe gibi görünüyor. Tüm yazılanlar birer tahminden ibaret. İzleyip göreceğiz.
Selam ve sevgi ile…








