Her yüzyılda yeni bir dünya kurulur. Son üç yüzyıla baktığımızda bunun böyle olduğunu görüyoruz. İspanya 18. yüzyıl başlarına kadar dünyada söz sahibi olan imparatorluklardan bir tanesiydi. İspanya kralı II. Carlos 1700 yılında öldükten sonra tahtın başına geçecek bir veliaht bırakamadı. Bunu fırsat bilen İngiltere, Germen İmparatorluğu ve Hollanda gibi devletler devreye girdi. Çünkü Güney Amerika, Büyük Antiller, Kanarya Adaları ve Filipinlere kadar uzanan İspanya Sömürgeler İmparatorluğunun paylaşılması söz konusuydu. 1701 yılından 1713 yılına kadar süren ‘İspanya Veraset Savaşı’ gerçekleşti. Savaş Utrecht Barışı’yla son buldu ve günümüz Avrupa’sının temelleri atıldı. 18. yüzyılda kurulan bu yeni düzen 19. yüzyıl başlarında gerçekleşen ‘Napolyon Savaşları’nın ardından toplanan ‘Viyana Kongresi’yle son buldu. Viyana Kongresi’yle kurulan yeni düzen Birinci Dünya Savaşına kadar devam etti. Ardından yeni düzenler inşa edildi. 21. yüzyılın başında olduğumuz bu yıllarda yaşanan hadiseler kurulmakta olan yeni dünya düzeninin doğum sancılarıdır.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan yeni düzende ABD ve Rusya hakim olan güç olarak ortaya çıktı. ABD ve Rusya arasında ‘Soğuk Savaş’ olarak adlandırdığımız karşıtlık üzerinden politikalar yürütüldü. ABD ve Rusya İkinci Dünya Savaşı’nda aynı safta savaştıkları halde ne olmuştu da birbirlerine düşman kesilmişlerdi. Karşılıklı tehdit algılaması üzerinden dünya ikiye bölünerek iki kutuplu bir denge oluşturulmuştu. Perde arkasında ABD ve Rusya arasındaki ittifak aslında hiç bitmemişti. Ancak karşıtlık geliştirilerek dünyayı yönetecek bir model söz konusuydu. Bu konuda merhum Prof. Dr. Mahir Kaynak şöyle demişti:
‘II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika ile Rusya arasında bir uzlaşma vardı. Zaten savaşta da bir arada hareket ettiler ve Nazi rejimini ortaklaşa bir gayretle bertaraf ettiler. Hemen sonunda dünyayı paylaştılar, uzlaştılar ama bu uzlaşmanın arkasından birbirlerini düşman ilan ettiler. Bu aslında düşman olmaktan ziyade bir denge kurmaktı. Herkes karşısındakini düşman göstererek kendi etrafındaki peyklerini kolayca kontrol edebiliyordu. Bu bir süre devam etti. Fakat dünya sahnesine yeni bir aktör çıktı. Dünyadaki bu iki gücün egemenliğiyle mücadele eden yeni bir güç… Buna biz, parasal güç, küresel sermaye diyoruz.’ (Kaynak, 2007)
İkinci Dünya Savaşı Avrupa’da başlayıp Avrupa’da kazanılmasına rağmen karlı çıkanlar ABD ve Rusya oldu. Avrupalı devletler eski gücünü yitirdiler ve geri plana itildiler. Özellikle İngiltere bundan rahatsız oldu ve kurulan yeni modeli benimsemedi. Avrupa ikiye bölünmüş; doğusunu Rusya, batısını ise ABD kontrol altına almıştı. ABD, askeri hegemonyası NATO ile birlikte Avrupa’daki tüm savunma mekanizmalarını kontrol altına aldı. Bütün bunları komünizm tehlikesi algılaması üzerinden yürüttü. Aynı şeyi Rusya doğuda yaptı ve bu tehdit algılamasıyla dünyayı parsellediler.
ABD ekonomik hegemonyasını ise 1944’te Temmuz ayında kabul ettirdiği Bretton Woods para sistemi sayesinde kurdu. Bu tarihe kadar dünyadaki her ülke altın karşılığı para basıyordu. Bu sistemle birlikte altın diğer para birimlerinden çıkartılıp sadece dolara endekslendi. Yani herkes kendi paralarını altın karşılığı çıkarmak yerine dolar karşılığı altın çıkararak bütün altınlar Amerika Merkez Bankası’nda tutuldu. Böylece dünya para sistemi de kontrol altına alındı.
Avrupa Birliği aslında ABD ve Rusya arasında kurulan yeni düzene karşı olarak oluşturulmuştu. İngiltere ve Fransa savaşın galibi oldukları halde güçlerini kaybetmişlerdi. Avrupa Birliğiyle yeni bir güç oluşturmak peşindeydiler. Bu güç, dengenin ABD ve Avrupa arasında kurulmasını arzuluyordu. Rusya’yı saf dışı bırakmak istiyorlardı. Bu görüşün ABD’deki temsilcilerinden en önemlisi John F. Kennedy idi. Görüşlerini hayata geçiremeden ABD ve Rusya dengesinin mimarları tarafından tasfiye edildi. Gazeteci-Yazar Ergün Diler bu konuda şu analizleri yapıyordu:
‘1963’te Soğuk Savaş tüm hızıyla sürerken dönemin Amerikan Başkanı Kennedy tarihteki en önemli balkon konuşmalarından birini yaptı! Berlin’deki Rathaus Schöneberg’den yükselen sözler dünyanın merkezlerinde yankılandı! Kennedy’nin, Doğu Alman yönetiminin Berlin’i tam ortasından bölen 46 km uzunluğundaki utanç duvarını yapması ve Küba Devrimi’nden sonra Berlin’e gelmesi çok anlamlıydı! Kennedy Almanya’ya gelerek Sovyetler’e meydan okuyordu. Bunu da Ich bin ein Berliner (Ben bir Berlinliyim) sözleriyle ilan ediyordu! Kennedy bu sözlerle sonunu hazırlıyordu. Başkan Amerika-Sovyetler Birliği dengesini bozmaya çalışıyordu. Kendince yeni bir güç dengesi oluşturacaktı. Bu da Amerika ile Almanya arasında olacaktı. Washington-Moskova arasındaki düzene itiraz ediyordu. Uyarılara rağmen denedi, ısrar etti. Daha da ileri gidince gereği düşünüldü. 22 Kasım 1963’te Dallas’ta öğle saatlerinde üstü açık arabayla ilerlerken ateş açıldı! Başkan başından ve ensesinden vuruldu. Parkland Hastanesi’ne götürülürken yolda can verdi.’ (Diler, 2013)
Kurulan dengeye karşı olarak kurulan AB, özellikle Fransa, oluşturulan ekonomik hegemonyayı sekteye uğratmak için Avrupa içinde fazla birikmiş dolarları iade edip bunun karşılığında altınları götürmek istediler. Bunun üzerine ABD Bretton Woods Antlaşması’nı 1971’de tek taraflı olarak feshetti. Ardından AB, İngiltere ile, daha önce AB’ye alınması konusunda İngiltere iki defa 1961 yılında ve 1967 yılında başvurduğu halde reddedilirken, 1973’de yakınlaşmak zorunda kaldı. İngiltere böylece AB’ye alındı.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Japonya ve Almanya yerle bir oldu. Ancak sonradan büyümeleri ABD tarafından kontrollü bir şekilde yapıldı. Araştırmacı Yazar Ömer Özkaya bunu bir gazete manşetiyle şu sözlerle ortaya koymuştur:
‘Almanya ve Japonya’nın endüstri bölgesi olmalarına daha 1949’da ABD’de karar verilmiştir. Belgesi ekte…’ (Özkaya, 2014)
Kurulan modelle Japonya teknoloji üreten sanayi ülkesi haline geldi. Ürettiklerinin büyük çoğunluğunu ABD’ye satıyordu. Japonya’ya başka alternatif verilmedi. ABD’den daha iyi bir pazar bulamazdı. ABD Japonya’dan yaptığı ithalatla oluşan borcunun bedelini tam olarak ödeyemiyordu. Japonya üretim sayesinde oluşan tasarruflarını ABD’deki finans kurumlarına yatırmadığı takdirde sanayisi gelişemezdi. Aynı şey Çin, Ortadoğu ve kısmen Avrupa içinde geçerliydi. İşte oluşan bu tasarruflar sayesinde büyüyen ve ABD-Rusya arasındaki dengeye muhalif yeni bir güç meydana çıktı. Bu küresel sermayeydi. ABD-Rusya arasındaki dünya düzenine karşı olarak İngiltere-AB ve Avrupa’yı üs olarak kullanmak isteyen ‘küresel sermaye’ ittifakı oluştu.
Küresel sermayenin vatanı yoktur. Gücünü çok uluslu şirketlerden değil ‘ulus üstü’ şirketlerden almaktadır. Bu konuyla ilgili Doç. Dr. Sait Yılmaz şunları söylemektedir:
‘Küresel sermaye hiç bir coğrafyaya bağlı değil, sınırı olmayan bir yapıdır. Küresel sermayenin üs bölgesi Amerika olmakla beraber, tüm dünyadaki finans kaynaklarını kullanmaktadır. Örneğin Japonya, ABD’ye büyük oranda ihracat yapmaktadır; ama bu ihracatın bedelinin önemli bir bölümü Amerika finans piyasalarında tutulmaktadır. Bu Avrupa ve diğer dünya ülkeleri içinde geçerlidir.’ (Yılmaz)
Küresel sermaye daha fazla kar elde etmek için Çin gibi ülkelere yatırım yapmaya başladı. Çin ekonomik kalkınmasını küresel sermayeye borçludur. Buradaki ucuz işgücü küresel sermayeyi buraya çekmiştir. Çünkü Çin Batı’ya mal ihraç ediyor, buradan gelecek paralar küresel sermayeyi besliyordu. Bu paralar ulus sermayelerine oranla çok büyük paralardır. Küresel sermaye en ucuz işgücünün olduğu yerde üretim yapıyor, oradan ithalat yapıyor ve ithalat için verilen paralar bir cebinden çıkıp öbür cebine giriyordu. Yani sıfır maliyetli üretim ve artı kar payı kazancını oluşturuyor. Milli sanayiler bu rekabette büyük zarara uğradılar. Böylece ulus sermayeleriyle küresel sermaye arasındaki savaşın fitili ateşlenmiş oldu. Gazeteci-Yazar Akif Emre bu konuda şu fikirleri dile getirmektedir:
’11 Eylül’le birlikte başlayan süreç, aslında küresel kapitalizmle ulus-devlet ilişkisinin geleceği açısından bakmadan doğru anlaşılamaz. Yeni bir aşamaya gelen kapitalizm artık ulus-devlet sınırlarını çoktan aşmış küresel boyutlara ulaşmış, kendi çıkar alanlarına ilişkin kurallarını koyar olmuştur. Modern dönemde ulus-devlerle birlikte palazlanan kapitalizm bir müddet devletin sırtına binerek daha da güçlenecektir. Ne var ki, özellikle sermaye piyasasının, çok uluslu şirketlerin uluslar arası güç olmaları ulus-devletle olan ilişkisini yeniden tanımlandırmasını gerektirdi. Küresel sermaye artık ulus-devlet için bir yük olmaya başlamış, ikisinin çıkarı zaman zaman birbirinin aleyhine işler olmuştur.’ (Emre, 2008)
Küresel sermayenin gelişimi II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan iki kutuplu dengeyi işlemez hale getirdi, Rusya (SSCB) dağılmak zorunda kaldı ve küresel sermayenin hedefi haline geldi. Özelleştirme adı altında para ve güç küresel sermayenin eline geçti. Ülke Rusların elinden çıkıyor ve İngiltere’yi üs olarak seçmiş oligarkların kontrolüne geçiyordu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra bayrağı ABD’ye devretmek zorunda kalan İngiltere, küresel sermayeyle ortak hareket ederek eski ihtişamlı günlerin hayallerini kuruyordu. Rus derin devleti Putin’le birlikte hamlesini yaptı ve ülkesini ABD’nin de yardımıyla baronlardan temizledi. Kaçanların çoğu soluğu Londra’da aldı. ABD, Rusya’ya olan yardımını Ortadoğu’daki hamleleriyle petrol fiyatlarını arttırarak gerçekleştirdi. Böylece Putin yönetimi, baronlarla mücadelede finanse edilmiş oluyordu. ABD-Rusya arasındaki dengeyi bozmak isteyenler; ki bunlar İngiltere, AB ve küresel sermaye idi, istediklerini elde edemediler.
11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezi ikiz kulelere dünyanın gözü önünde büyük bir saldırı gerçekleştirildi ve iki sembolleşmiş kule yerle bir oldu. İkiz kuleler küresel sermayenin en önemli merkezlerinden biriydi. Bu saldırı aslında ABD-Rusya eksenli üst aklın küresel sermayeye savaş ilanıydı. Saldırının sorumlusu olarak Taliban lideri Usame Bin Ladin gösterilmek zorundaydı. Çünkü Taliban’ın merkezi Afganistan’dı. Afganistan ise, küresel sermayenin ucuz iş gücü gerekçesiyle yatırım yaptığı, büyüttüğü ve tasarruflarını arttırdığı Çin’in, Hazar Enerji Havzası’na çıkış kapısıydı. Bir yerde üretim varsa ihtiyaç duyulan şey enerjiydi. ABD kendisine yapılan saldırı neticesinde, Çin’i ve onu büyütüp ABD’ye rakip yapmak isteyen Londra merkezli küresel sermayenin enerji havzasına çıkış kapısı olan Afganistan’ı, Taliban’ı gerekçe göstererek işgal etti.
AB’nin merkez ülkeleri Almanya ve Fransa, Türkiye’nin AB’ye alınmasına hiç bir zaman onay vermedi. AB’ye sonradan alınan İngiltere ise, Türkiye’nin AB’ye alınmasına destek veriyordu. Bunun nedeni Almanya ve Fransa bağımsız bir Avrupa peşinde iken, İngiltere ise küresel sermayeyle işbirliği içerisinde olan ve onu kontrol eden bir Avrupa peşindeydi. Ancak güçlü bir Türkiye değil, kontrol edilebilen, kendi kararlarını kendi veremeyen bir Türkiye AB’ye alınmalıydı.
Dünyada bir diğer endüstri bölgesi Avrupa’ydı. Bu nedenden ötürü Avrupa ham madde ve enerjiye bağımlıydı. Enerjisini, en büyük rakibi Rusya’dan sağlıyordu. Dünyada kurulmak istenen yeni denklemde yeniden başat rolü oynamak istiyorsa, Rusya’ya olan bağımlığından kurtulmalıydı. Rusya’nın dışında kendisine en yakın enerji havzası Ortadoğu enerji havzasıydı. Bu bölgeye yakın olabilmek için Türkiye AB’ye alınmalıydı, ancak bütün iddialarından vazgeçen, asla ayağa kalkamayacak; hatta güneydoğusu parçalanmış bir Türkiye’yi AB’ye alabilirdi. Bu yüzden terör örgütü PKK’ya her türlü desteği veriyordu. Avrupa’nın Ortadoğu enerji havzasıyla bağını kesmek üzere ABD, Afganistan’ın ardından 2003’te Irak’ı işgal etti. Alternatif güzergahlara yönelen AB, küresel sermayenin desteğiyle Gürcistan’da kontrolü ele geçirdi. Bunun üzerine Rusya 2008’de Gürcistan’a saldırdı. Küresel sermaye; kadife devrim, gül devrimi ve turuncu devrim gibi hareketlerle Rusya’yı sınırlamak istedi. AB; Rusya’ya olan bağımlılığını, Azerbaycan enerjisini Gürcistan ve Türkiye üzerinden ‘Nabucco Projesi’yle Avrupa’ya taşıyarak hayata geçirmeye çalıştı. Rusya’nın müdahalesiyle proje iptal olmak zorunda kaldı.
2016 yılına yaklaştığımız şu günlerde ABD-Rusya eksenli gücün tekrar ön plana çıktığını ve AB, küresel sermaye ve Çin ittifakı arasındaki mücadelenin çok daha değişik boyutlara taşındığını görmekteyiz. Özellikle kurulacak olan yeni denklemde Türkiye dengeleyici unsur olarak ABD-Rusya ekseninin içerisine dahil oldu. 1. Dünya Savaşı’nda İngiltere ve Fransa ‘Sykes Picot Anlaşması’yla büyük kazanımlar elde etti ve Ortadoğu’ya hakim oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ve Rusya ön plana çıksa da İngiltere ve Fransa Ortadoğu’daki etkinliklerini yitirmediler. Bu yüzden Türkiye, ABD-Rusya ortaklığına dahil edilerek bu etkinlik ortadan kaldırılmak isteniyor. ABD’nin varlığı Ortadoğu ve Afrika’daki etkinliğine bağlı. Bu da Türkiye ile olan ittifakına bağlı. Çünkü bölge, tarihte yüzyıllarca Türkiye’den yönetildi. Aksi takdirde arkasına küresel sermayeyi alan İngiltere ve AB’nin söz sahibi olduğu bir dünya söz konusu olacaktır. Bu da ABD’nin ve Rusya’nın sonu olacaktır.
Şu an yaşanılan savaşta küresel sermaye, özellikle 2008 kriziyle birlikte ağır yara almış durumda. Ortadoğu’da ve Afrika’da ABD-Rusya ve karşıt güçler küresel sermaye, İngiltere, Çin ve AB arasında DAEŞ, YPG, PYD, PKK ve Boko Haram gibi örgütler üzerinden bir üçüncü dünya savaşı söz konusu. Paris’teki saldırıyı da bu savaş ve yukarıda anlatılan denklemler üzerinden okumak gerektiğini düşünüyorum. Özellikle kurulacak olan yeni düzende Afrika’yı kontrol edecek olan güç en büyük aktör olacak. Obama gibi babası Kenya’lı birinin ABD başkanı olması dahi bu durumla ilgili bir mesele. ABD derin devleti yeni kurulacak olan düzende Afrika’nın tam olarak kontrol edilmesi için Obama gibi bir siyahi adamı başkan yaptı.
Afrika’da Fransa’nın varlığı sömürgecilik anlayışından biliniyor. Afrika’da tam 24 ülke Fransızca konuşuyor. Fransa’nın buralarda ki hakimiyeti, üretim için gerekli ham madde ve ucuz iş gücü gibi nedenlerle kasasına yılda yaklaşık olarak 300 milyar dolar girmesini sağlıyor. Paris’teki saldırıyı Fransa’nın Ortadoğu ve Afrika’daki etkinliğini bitirmek isteyen ABD derin güçlerinin planladığını düşünüyorum. Bu saldırıyı kendisine müslüman örgüt süsü veren DAEŞ’in üstlenmesi ve ardından islamofobi’nin Avrupa’da yeniden tavan yapması bunu gösteriyor. Saldırının yapıldığı sırada Almanya-Fransa maçı oynanıyor. AB’nin iki merkez ülkesi. Bu da tesadüf olmasa gerek. Aslında yıllardır Avrupa ile İslam dünyasının bağını koparmak için Avrupa’da hem ırkçılık hem de islamofobi tırmandırılmak isteniyor. Radikal İslamcı örgütlerin çoğunun bu yüzden kurulduğu kanaatindeyim. Çağımızda yaşanan mücadelenin politik olarak bu şekilde okunması gerektiğini düşünüyorum.
Kaynakça
Diler, E. (2013, Temmuz 30). Hesaplaşma. Takvim Gazetesi .
Emre, A. (2008, Eylül 18). Küresel sermaye ulus-devlet güreşi. Yeni Şafak .
Kaynak, M. (2007). Rusya. M. Kaynak içinde, Dünyada Yeni Dönem (s. 47). İstanbul: Ekim Yayınları.
Özkaya, Ö. (2014, Şubat 14). Twitter: https://twitter.com/omerozkayax/status/434433658343010304 adresinden alınmıştır
Yılmaz, S. (tarih yok). Küresel Sermaye ve Türkiye. Kasım 15, 2015 tarihinde academia: http://www.academia.edu/7647531/K%C3%BCresel_Sermaye_ve_T%C3%BCrkiye adresinden alındı
Yazan: Ömer Faruk Boybay
Paris Saldırısı ve Dünyada Yeni Bir Denge Arayışı

(Visited 243 times, 1 visits today)
Ben size olaylarin amacini soyleyeyim Paris deki olayin amaci multecileri almamak icin yapildi olay budur.